Budapeşte Gezisi

Budapeşte Gezisi

Varşova ve Krakow’un ardından Budapeşte’ye geçtim. Krakow’dan Budapeşte’ye PolskiBus ile 9 saat süren bir otobüs yolculuğu ile vardım. Aslında uçuş alternatifi de vardı ancak gece otobüsü bana daha ekonomik geldi. Otobüs yolculuğunda Slovakya’dan transit geçmişiz. Slovakya sınırında pasaport kontrolü ya da yollarda polis noktası olmaması Antep’ten Ankara’ya giderken bile 3 kere polis güvenlik noktasında durdurulmaya alışkın olduğum için garip bir deneyimdi.

Budapeşte’de AirBNB ile önceden ayarladığım odaya ulaşmak için Otobüs terminalinden Metro’ya bindim. Biraz yürüyüşün ardından Wesselenyi Utca’daki kaldığım daireye ulaştım (Utca cadde anlamına geliyormuş).

Kaldığım bölge Jewish District adı verilen Yahudi bölgesiydi ve kaldığım caddede The Great Synagogue adı verilen Avrupa’nın en büyük sinagogu vardı. Bu Sinagog’ta dikkatimi en çok çeken yüksek güvenlik önlemleri oldu. Etrafındaki yüksek dikenli teller, alarmlar, kameralar ve sürekli dolaşan güvenlik görevlileri. Bir akşam önümde yürüyen babasının yanındaki küçük kız tellere dokunduğunda alarm devreye girmiş güvenlikler hemen bölgeye gelmişti. Sinagogun içerisi ise çok görkemliydi. Sokaklarda klasik Yahudi kıyafetini içerisinde bir çok kişi ve çocuk vardı.

Kaldığım odanın camından baktığımda Kazinczy Utca’da adlı caddede Karavan adında yemek konseptinde hazırlanmış bir alan vardı. Burada her türlü yemeği yan yana duran farklı karavanlarda bulabilmeniz mümkün. Karavan’ın Wifi şifresi bile konseptine çok uygun seçilmiş “ilovestreetfood” en azından Haziran 2017’de böyleydi.

Gece yolculuğu yorucu olduğu için birkaç saat dinlenmenin ardından Budapeşte haritamı alıp yollara düştüm.

Wesselenyi Utca’dan çıkıp sinagogdan sola dönünce Astoria’ya çıktım ve buradan da Tuna (Duna) nehrine doğru yürümeye başladım. Liberty Köprüsüne geldiğimde kulelerinin üstünde Turul simgelerini görmek beni gerçekten çok mutlu etmişti. Yıllarca etrafımdaki herkese adımın anlamını anlatırken burada karşımdaydı işte.

Köprüden yürüyerek karşıya geçtiğimde Gellért Hill’de Mağara Kilise ve üstündeki küçük kale’yi (Citadel) gördüm. Citadel Avusturalyalı Habsburgs tarafından 1850 ile 1854 arasında yapılmış.

Macar Kurtuluş Savaşı esnasında şehri daha koruyabilmek ve kontrol edebilmek amacıyla inşa edilmiş. 1947’de ise Ruslar bu tepeye Nazi İşgalinden şehri kurtarmalarının anısına bir Özgürlük Anıtı dikmiş. Rus Kominizmi altında özgürlük ne kadar oluyorsa… Küçük Kaleye çıkış oldukça yorucuydu ancak çıktığımda gördüğüm manzara bütün yorgunluğumu bir anda unutturdu.

Bütün Budapeşte ayaklarımın altındaydı.

Küçük kalenin etrafında bir tur attıktan sonra  asıl kaleye gitmek için tepeden aşağı doğru inmeye başladım. Şehrin tam ortasında bir ormanda elimde pembe su şişesi ile kayboldum desem yeridir.

Burada marketlerde satılan iki çeşit su var. Mavi kapaklı olan bizim bildiğimiz sodanın biraz daha az gazlısı. Pembe olan normal. Tuna nehrine bakan Gellért Hill heykelinin yanında bir yer bulup oturdum.

Biraz dinlenmenin ardından tekrar yola düştüm. Benim gibi geçmişinde vosvosculuk olan birisi için arka arkaya 2 tane T1 görmek beni mutlu etti. Kısa bir yürüyüşün ardından ki bu yürüyüşte de gördüğüm muhteşem bisikletler eşliğinde kaleye (Budavári Palota) ulaştım.

Burada Osmanlı izlerini görmek beni evimde hissettirmişti. Kalenin çatılarının Turkuaz renk olmasının sebebi Osmanlı hakimiyeti midir bilmiyorum ancak çok yakışmıştı. Kalede dolaşırken farklı duyguları bir arada hissediyorsunuz.  Benim orada olduğum tarihlerde kalenin muhteşem düzenlenmiş bahçesinde Rock müzik konserleri vardı.

Bu kale Kraliyet sarayı olarak da biliniyor. Kalenin içerisinde Budapeşte Tarih Müzesi, Macar Ulusal Galerisi ve Ulusal Szechenyi Kütüphanesi bulunuyor. Kale alanının içerisinde harika bir teras, bahçeler, burçlar mevcut.

Kalenin terasında tekrar adımın birincisi ile karşılaştım. Artık birlikte bir fotoğrafımız bile olmuştu…

Kaleden bazı fotoğrafları aşağıda bulabilirsiniz.

Muhteşem Chain Bridge’den tekrar Tuna’nın karşı tarafına yürüdüm.  Tuna nehrinin kıyısında oturup dinlendikten sonra kaldığım bölgeye geri döndüm. Bu bölgede sokaklarda belki 10-12m2 küçük salaş barlar ve ayaküstü restoranlar vardı.

İlk gün akşam yemeğimi Blaha Lujza istasyonun olduğu bölgede Burger King’de yemiştim.

Macaristan’da ünlü salaş bar konsepti kominizm sonrasında gelişiyor. Benzer barları Krakow Jewish District’de de görmüştüm. İki benzer konseptin de  farklı şehirlerde Jewish District’lerde karşıma çıkmış olması bence sadece bir tesadüften ibaret. Bu konseptte daha çok kullanılmış eski eşyalar dekor olarak kullanılıyor. Her bar sanki bir eskici, antikacı dükkanı. Hepsinin ayrı bir havası var. Aynı zamanda Budapeşte’de bahçe bar, Pasaj bar konsepti de çok yaygın, Çiçek pasajı benzeri mekanlar var ancak yine salaş konseptte. İçki fiyatları çok makul. Çeşit çeşit bira ile karşılaşmanız çok olası. Hatta bir Bira Festivali bile var. Ben Bernard marka birayı sevmiştim deneyebilirsiniz.

Türk restoranları çok yaygın, her yerde “Török Etterem” –Bize Török  diyorlar- yazan restoranlar ve dönerciler görebilirsiniz.

İkinci gün sabah erkenden kalkıp kahvaltımı yaptıktan sonra, Hop on Hop Off adı verilen otobüs turuna katıldım. İki farklı rota var ben Sarı rotayı tercih ettim. Otobüse Astoria’dan bindim. Aslında Astoria turun 4. Durağı. Aşağıda Tur haritasını görebilirsiniz. Budapeşte’ye gittiyseniz bu turu mutlaka yapmalısınız. Yaz aylarını tercih ediyorsanız yanınızda mutlaka şapka bulundurun üstü açık bir otobüste çok gerekli oluyor.

Turun ardından tekrar yürümeye başladım. Ben bir şehri keşfetmeyi seviyorum bu yüzden sürekli ara sokaklara girip çıkarken kendimi çarşıda buldum. Váci Utca adı verilen bu cadde ve çevresi sürekli kalabalık ve her yerde dükkanlar, cafelerle dolu. Çarşı Liberty köprüsünde Tuna’ya paralel uzanan bir cadde ve sokaklardan oluşuyor. Keyifli ve canlı bir bölge.

Váci Utca’nın Liberty Köprüsü tarafındaki Budapeşte Market Alanı (Budapest Central Market Hall)’e de mutlaka uğrayın. Burada manavlardan, tekstil ürünlerine kadar bir çok ürün çeşidini bulabilirsiniz.

Akşam saatleri geldiğinde acıktığımı hissetmiştim. Liberty Köprüsünün hemen yanında bir Türk dönercisinden döner aldım.  Bizdeki dönerlerden farklı olarak içinde yoğurt ve sos vardı.

Yemeğin ardından St. Stephen’s Basilica’sına doğru yola çıktım. Burası inanılmaz güzel bir mimariye sahip. Gerçi bunu bütün Budapeşte için söyleyebiliriz. Bütün sokaklar ve evler tarih kokuyor. Bakımsız binalar bile bir tarza ve geçmişe sahip. Kaldığım ev bile belki 100 yıllıktı.

St. Stephen’s Basilica’sı insanların buluşma ve toplanma mekanı haline gelmiş ve bu sayede basilica çevresi cafeler ve barlarla dolmuş. En çok şaşırdığım şeylerden bir tanesi insanların çevre kafe ve barlardan aldıkları içeceklerini Basilica’nın merdivenlerin yada hemen yanındaki havuzun etrafında sokakta ayaküstü içmesi olmuştu. Eğer Budapeşte’deyseniz bir akşamınızı mutlaka buraya ayırmalısınız. Hafif bir müzik eşliğinde kaliteli zaman geçireceksiniz.

Üçünü gün

Bugün Budapeşte’deki son günümdü. Erken saatlerde valizimi toplamış ve kaldığım odanın sahibine teslim etmiştim. Kahvaltımı yapıp çıktım.

Kahramanlar Meydanı’nı (Hösök Tere) görmek istiyordum ve rotamı oraya çevirdim. Muhteşem güzellikte heykeller ile dolu bir meydan burası. Heykeller yine Turkuaz renginde. İhtişam muhteşem. Bu meydan Macarların Avrupa’ya gelişlerinin 1000. Yılı sebebi ile yapılmış.

Meydanın çevresinde bir Müze ve Göl bulunuyor. Ben haziran ayında gittiğim için göremedim ancak kış aylarında bu gölün buz pisti olarak kullanıldığını söylediler. Kahramanlar Meydanınından ayrıldıktan sonra Parlamento Binasına doğru yöneldim. Budapeşte dediğinizde aklınıza gelmesi gereken ilk iki yapıdan ilki bu bina olmalı diye düşünüyorum. İkincisi ise Budapeşte Kalesi.

Artık yavaş yavaş ayrılış saatim yaklaşmıştı. Kaldığım odaya dönerken Karavan’a uğrayıp bir burger yedim.

Bu Burger’in ekmekleri bildiğimiz pişiydi. Çok beğediğimi de söyleyemeyeceğim.

Chimney Cake adında magnalda pişirilen tatlı bir kek var. Onu deneyebilirsiniz.

Burada sohbet etme olanağı bulduğum bir Budapeşteli Türk olduğumu öğrendiğinde geldiğinizde bütün şehri yıktınız ama iyi ki gelmişsiniz, yaptığınız Hamamları hala kullanıyoruz ve siz gelmeseydiniz biz aç kalırdık dedi.

Otobüs terminaline gitmek ve Varşova otobüsüne binip bu Muhteşem şehirden ayrılmak beni çok üzdü.

Tekrar geleceğim Budapeşte…

***Telefonumda oluşan veri kayıpları sebebiyle bazı fotoğraflar internetten alınmıştır.